biraz kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biraz kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2011 Salı

Doğ Güneş!


Hayat ne acaip. Kelebekler, martılar, Güneş falan. Her gün doğuyor ya Güneş, her gün ötüyor ya martılar, her bahar kanatlanıyor ya kelebekler hep öyle olacak sanıyoruz. Her gün, her an olacaklar sanıp değerlerini hiç bilmiyoruz. Sonra elimizden kayıp gittiklerinde bakakalıyoruz öyle çaresizce. O zamana kadar ne kadar nazımız, kaprisimiz varsa yapıyoruz. Gözümüzün içine giren Güneş’e söyleniyoruz mesela. Yemeğimizin üzerinde uçuşan kelebeğe, sabahları sesleriyle uyandıran martılara... Değer bilmediğimiz yetmiyor bir de yıpratıyoruz. Hiç sormuyoruz mesela Güneş’e her gün doğmak zor gelmiyor mu diye? Uç uç nereye kadar be martı, yorulmadı mı kanatların demiyoruz. Güneş hep doğsun, martı hep uçsun, kelebek hep bize iyi hissettirsin tek derdimiz o. Öyle ya onların işi o. O halde doğ Güneş! Gündüz dağıtır ışığını, kalanıyla gece huzur bulursun kendine. Hadi doğ şimdi!  


Devamını Oku

23 Nisan 2011 Cumartesi

Cuma

Merhaba ben Heval.
Tanıştırayım
Bu da savunma mekanizmam.
Bana ulaşmak için geçmeniz gereken "şey".
Ben değil.
Sen değil.
İnsan hiç değil.
Kaya gibi ağır.
Demir gibi sağlam.
Keçi gibi inatçı.
Adı Cuma.
Robinson'dan alınma.
Dünya sanki bir ada
Ben Robinson
O da can yoldaşım Cuma.

o_O
Devamını Oku

26 Şubat 2011 Cumartesi

İş ve İşçi Problemi

Heval adlı işçinin elinde bu haftasonu halletmesi gereken bir iş vardır. Günde ortalama 10 saat çalışarak sadece bu işi yaparsa iş iki günde bitebilir. Heval'in aynı zamanda sıkça çalan bir telefonu vardır. Telefonda sabahtan beri "arasam mı? aramasam mı? şu işleri toparlayayım öyle arayayım" dediği bir arkadaşı haftasonu görüşmek istediğini söyler. Böylece Heval'in elinde işi bitirmek için 1,5 günü kalır. Heval'in ayrıca elinde olan iş dışında bitirmesi gereken işten daha çok zaman geçirmek istediği üç adet de aklında olan iş vardır.  Adrenalini dizginleyemediği için birinci günün 2/3'ünü o işler üzerinde çalışarak geçirir. İşin yetiştirilme süresi 1 güne iner. Bu süre zarfında ayrıca uyuması, yemek yemesi gibi bazı temel ihtiyaçları da gidermesi gerekmektedir. Heval elindeki işlerle, aklındaki işlerin arasında bir denge kurup, bu haftasonunu sağ atlatıp; ilk işi pazartesi sabahına, ikinci işi çarşamba sabahına, diğer iki işi ise bir sonraki haftasonuna yetiştirebilir mi? Yetiştirirse sağ kalır mı?

Ben çözemedim buyrunuz belki siz çözersiniz.
:)
Devamını Oku

20 Ocak 2011 Perşembe

Kal.

"heyt be gençliğimden kimler kaldı"
dedi eskilerden çınlayan bir şarkıyı dinletirken.
düşündüm.
cidden kimler kaldı?
"ben kaldım." dedim.
ciddiydim.
"sen hep kal."dedi.
ciddiydi.
düşündüm.
evet ben hep kalırım.
huyum kurusun.
hatta o kadar kalırım ki...
aşklar vazgeçer bazen aşklarından
ama...
kalmamı isterler.
kalırım.
ismim heval.
anlamı arkadaş.
arkadaşlar hep kalır.
arkadaşça kalır.
ben hep kalırım.
huyum kurusun.

20 Ocak 2011
Devamını Oku

13 Ocak 2011 Perşembe

Karşılaşma

Ben tesadüflere inanmam.  Kadere hiç inanmam. "Neye inanırsın?" dersen, pek bir şeye inanmam aslında. Kendimden başka. Hayatta insanın sadece en iyi bildiğine inanabileceğine inanırım. Yani kendine ki kendimizi bile her zaman o kadar iyi bilemiyor olmamıza rağmen.

Bugün pek keyfim yok.
Sebepler çok.
Sebepler tek.
Sebepler büyük.
Sebepler küçük.
Küçücük.
Gel bir de bana sor.
Derdim büyük.

Yaş 5.
O yaşta nasıl olmuşsa bir İstanbul takıntısı var bende. İki sene annemle babamın tayini İstanbul'a çıksın diye her akşam hayaller kurmuşum. Hayatımda görmediğim İstanbul'a o kadar uzaktan nedir bu yakınlığım belirsiz. Sanki bu koca şehre aşık olacağımı biliyormuşum o yaşta. Evet hayatımdaki en büyük aşkım İstanbul. Her daim aynı heyecanla baktığım, bir türlü bırakıp gidemediğim şehir.

Yaş 7.
İlkokuldayım. İstanbul'a yeni gelmişiz. Hayatımdan çok mutluyum. Televizyonla çok işim olmayan zamanlar. Radyo olsun müzik dinleyeyim. Sanki tek derdim o. Babam bir akşam eve oldukça afili bir teyple geldi. İçinde de ilk kasetimle. Yabancı şarkılardan oluşan karma bir kaset. Çok uzun yıllar dinledim o kaseti. Bir sürü yenisi geldi ama onun yeri hep ayrı oldu. Taa ki iflas edip bantı paramparça olana kadar. O kasetteki şarkıları dinleyerek büyüdüm desem yeridir. Yalnız şarkıları kim söyler, nedir, kimdir bilmedim hiç o dönemde. Sonradan olmadık zamanlarda olmadık şekillerde karşılaştım her bir şarkıyla. Meğer ben o yaşlarda The Cure hastasıymışım mesela bunu yirmili yaşlarımda öğrendim. Ama hala eksik olan bir kaç şarkı var öğrenemediğim. Unuttuğum. Bir yerlerde karşıma çıkacağına emin olduğum.

Yaş 30.
Bugün pek keyfim yok. Hiç huyum değildir televizyon açmak. Açtım. Hiç huyum olmayan bir kanalı tuşladım yanlışlıkla. Karşımda bir görüntü belirdi. Eski. Soluk. Ses yok. İki saniye kadar baktım boş boş. İstemsizce sesi açtım. İki saniye dinledim boş boş. Sonra sesler belirdi zihnimde. Tanıdıktı. Yıllarca dinlediğim o kasette beni en çok etkileyen şarkılardan biriydi çalan. Bu keyifsiz günüme ne kadar da keyifli bir süpriz. Sanki çocukluğumla karşılaşmışım gibi. Sanki çocukluğum elinde o kaset, yüzünde koca bir gülümsemeyle gelmişti. Sanki çocukluğum anılarını da beraberinde getirmişti. Asık suratım 24 saatini dolduramadan gülümsemeye döndü. Dedim ya tesadüflere inanmam. Kadere hiç inanmam. "Neye inanırsın?" dersen, pek bir şeye inanmam aslında. Kendimden başka. Ve şimdi karşımda kendi çocukluğum. Ben zamanlamalar konusunda berbatım ama karşımdaki bu çocuk çok başarılı. Bugün pek keyfim yoktu. Küçük kız çocuğu geldi oturdu karşıma. "Dinle!" dedi beni. Dinledim. Bol bol öğüt verdi bana. Ona inanırım işte.

Bugün bir dostum tekerleme gibi kurdu şu cümleleri :
"Heval üzülünce ne yapar? Heval üzülünce yazar."
"Heval mutlu olunca ne yapar? Heval mutlu olunca yazar."
"Heval her zaman yazar."
"Heval hep yazar."
"Heval mütemadiyen yazar."
Gündüz kahkahalarla güldüğümüz bu laflara şimdi sadece sırıtabiliyorum. Ve evet gene yazıyorum. Hayır yazmaktan kastım bu yazı değil. Bunlar sadece ufak notlar. Daha derin olanlarını kendime saklıyorum. Bir de gördüğünüz, sandığınız kişiden apayrı olan daha derindeki Heval'i tanıyanlara. Belki bir de tanımak isteyeceklere.
Devamını Oku

30 Aralık 2010 Perşembe

tekrar. tekrar.

sevgili günlük.

sanki ben duruyorum öyle tam ortada ve çevremde bin tane fırtına kopuyor. çok acaip şeyler oluyor. her şey bir yandan ne kadar mantıksızsa da, o kadar da mantıklı geliyor diğer yandan. dedim ya çok acaip şeyler oluyor. ve kulağımda tek bir şarkı tınlıyor. tekrar. tekrar. tekrar. hayat tekrarlardan mı oluşuyor? öyleyse neden bana hepsi farklı geliyor? her seferinde nasıl bu kadar şaşırtıyor?

Devamını Oku

20 Aralık 2010 Pazartesi

Tepki Nedir?

Şöyle bir baktım bilgisayarıma. Sosyal medya denilen şey ne kadar da girmiş hayatımıza. Bloglar, Facebook, Twitter, FriendFeed, Deviantart, Myspace, Digg falan derken sürüsüne bereket bir sürü iletişim aracımız var. İstediğimiz her bilgiye, her insana ulaşabiliyoruz. Hatta yetmiyor tek bir konu hakkında binlerce fikre ulaşabiliyoruz ki benim en sevdiğim tarafı bu işte. Ama gene de sanki bir şeyler eksik. Dedim ya şöyle bir baktım bilgisayarıma. Bu sosyal medya sayfalarında ne çok "arkadaş"ım var ki ben de öyle herkesi kabul etmiyorum güya. Aralarında hayatımın her anında olanlar var, arada bir olanlar var, vakti zamanında olmuş olanlar var, internet üzerinden tanışıp az önce saydıklarımdan birine dahil olanlar var, yüzyüze görüşmediğimiz halde internet üzerinden konuşup sevdiklerimiz var. Ha bir de hiç ses çıkarmadan öylece izleyenler var. Varlıkları yoklukları bir ama varlar. Tamam onları da sevelim oldukları gibi ama mesela bir yazı, ileti, fotoğraf, fikir, soru vs artık her neyse bir şey koyuyorsunuz ortaya. Ses verenler üç-beş kişi. Yolda biri size soru sorduğunda yüzüne bakıp cevap vermeden geçiyor musunuz? Ya da biriyle sohbet ederken iyi veya kötü, mantıklı ya da saçma bir şey olsa da öylece duruyor musunuz onu merak ediyorum cidden. Hani işten güçten fırsat bulamayıp görmeyenlere, göremeyen ya da bakmayanlara değil sözüm ben de onlardan biriyim sonuçta. Lafım bakıp, görüp de öylece geçenlere. İyi, kötü, nötr falan hiç bir şey düşünmüyor musunuz yani? Yoksa düşünüyorsunuz da onu paylaşmıyor musunuz? Yani bu "sosyal" medya nasıl oluyor da bu kadar asosyal oluyor onu merak ediyorum sadece. Merak insanı öldürür mü acaba? :)

Neyse öyle aklıma geldi sadece. Aslında bir hafta kadar önce "Fizik Candır" diye bir yazı yazmıştım ama ondan önce bunu yazasım geldi. Orada da kısaca bahsettiğim bir şey vardı. Newton'ın hareket yasalarında der ki ; "Bir cisim üzerine dengelenmemiş bir dış kuvvet etkimedikçe, cisim hareket durumunu (durağanlık ve sabit hızlı hareket) korur." Yani tepki yoksa gelişim de değişim de yok ki "sosyal" olmayan bir sonuç bu. Bir diğer yasa da "Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır." Bu pek geçerli değil buralarda biliyorum ama fizik kuralları candır onlara uyalım, dengemizi bozmayalım. :)
Devamını Oku

18 Aralık 2010 Cumartesi

Değerler


Bugün karışan aklımı meşgul etmek için eski fotoğrafları düzenleme işine giriştim. Ve her zaman olduğu gibi aklım toparlanacağına daha da çok karıştı durdu. Erkin Koray'ın şarkısı var ya hani "Arapsaçı". Tüm günümün soundtracki sanki oydu. Özene bezene "aman üzerlerine toz değmesin" diye dosyaladığım fotoğraflara baktım uzun süre. Eskiden baskı fotoğraflar vardı hatırlar mısın? Ya da diaları? Fotoğrafları çekerken cimri olurduk hani. Öyle ya her poz değerli. Baskılarını alana kadar da içimiz içimizi yerdi ve de. İstediğimiz gibi çekebilmiş miyiz? Diyaframı iyi mi? Netliği tam mı? Kadraja yanlışlıkla birşey girmiş mi? Beynimizde dolaşan bin tane tilkiden binbir türlü soru. Şimdi ne mutlu bize! Hiç böyle dertlerimiz yok. Sorular da az artık, cevaplar da. Zaten cevap peşinde koşanlar da. Oysa sorular da cevaplar da ne kadar değerli.

Aklım değerler, değeri bilinmeyenlerle ilgili pek çok soru işaretiyle oyalanırken ironik bir şekilde karşıma vakti zamanında çektiğim Türkan Saylan fotoğrafları çıktı. Siyah beyaz. Keskin. Sorular gitti yerine  koca bir boşluk geldi. Öylece bakakaldım. Bakakaldım çünkü bu fotoğrafların varlıklarını bile unutmuştum. Kendime kızdım. Bir iki bahane uydurdum kendime. Neden unuttuğumu affettireyim diye. "İşe güce dalmışım" dedim. Kitaplığıma laf söyledim. Söylendim de söylendim. Hatta suçu dönüp dolaşıp İstanbul'a bile attım. Ve şimdi elimde birkaç kare fotoğraf giden bir hayatın bende bıraktıklarına bakıyorum. Kendime kızıyorum. Bu fotoğrafları nasıl olup da unuttuğuma kızıyorum. Kendime bahaneler üretmeme kızıyorum. Kendimi kandırma eğilimime kızıyorum. Ama en çok neye kızıyorum biliyor musun? En çok, rengarenk bir insanı, Türkan Hoca'yı, siyah beyaza hapsetmeme kızıyorum. Onu, bu kadar net fikirlere sahip olmasına rağmen o düşünceleri bu kadar yumuşak duygularla ve düşüncelerle ifade eden o kadını, bu kadar keskin fotoğraflamış olmama kızıyorum. Oysa o hiçkimseye karşı böyle keskin olmazdı bilirim. En olması gerekenlere bile hatta. Onunla geçirdiğim süre boyunca sık sık "Gerçek hümanizm bu mu acaba?" diye düşündüğümü hatırlıyorum mesela. Cevabını biliyorum. Cevabını ondan öğrendim ama ufak bir itiraf : pratikte uygularken hala tökezliyorum. Keşke yeniden çekebilseydim fotoğraflarını diye düşünüyorum. Kırmızı saçları, mavi montu ve her daim dudaklarında olan kırmızı ruju ile. Tam olduğu gibi ; rengarenk.

Fotoğraflara bakarken çekimden önce beraber yaptığımız kahvaltıyı düşünüyorum. İkimizin de kahvaltıdaki peynir çeşitliliğiyle ilgili fikirbirliğimiz çocukça bir heyecan yaratmıştı bende. Hatırlıyorum. Hatırladıkça gülümsüyorum. Hani kendilerini öğretmenlerine sevdirmeye çalışan çocuklar olur ya. Öyle. İnsanların onun günlük yaşamını görememesine üzülüyorum. Çocukları, kedisi, köpeği, çalışma arkadaşlarıyla olan ilişkisini görememelerine üzülüyorum. Ya da mesela Arnavutköy'de kahvaltı yaparken çevreden herkesin "serseri" diye baktığı motorcularla nasıl sohbet ettiğini görememelerine. Beni o kadar etkilemesine rağmen şu an hangi ilde olduğunu hatırlayamadığım liseli bir kızın -binlerce burs alan kızdan sadece birinin-  moralinin bozulması ve ders başarısının düşmesine ne kadar üzüldüğünü, nasıl motive ederiz diye çözümler ürettiğini görememelerine üzülüyorum. Lepra hastanesinde hastaların nasıl gözünün içine baktığını görememelerine üzülüyorum. Küçük bir kız vardı orada mesela. Küçücük yaşta cüzzamdan yatan küçücük bir kız. Gözleri ışıl ışıl. O küçücük kızın küçücük odasında yaptığı kocaman resimlere nasıl baktığını görememelerine üzülüyorum. Gerçekten özgürlükçü olmak, birlik olmak ne demek görememelerine üzülüyorum. Hadi daha yakından, benden bir örnek vereyim. Pek çaktırmasam da zaman zaman insanlara, yaptığım işe ya da kendime dair tüm umudumu yitirdiğim zamanlar oluyor. Kimse bilmiyor, duymuyor, görmüyor. Çünkü Heval pek çok şey gibi bunu da çok iyi saklıyor. Diplere, derinlere. Öyle zamanlarda bazen elim kitaplıkta bir kitaba gidiyor : "Güneş Umuttan Şimdi Doğar". İlk sayfasındaki yazıda "Sevgili Hazal'a. Geleceğin ışıltılı sanatçısı olacağına inanarak... Dr. Türkan." yazıyor. Bu inancı boşa çıkarmamak gerek diye düşünüyorum her seferinde. Konuştuklarımızı, onun yaşamını düşünüyorum uzun uzun. "Daha dur" diyorum kendime işte o zaman. "Daha dur. Daha hiçbir şey yapmadın. Daha yeterince savaşmadın. Daha yeterince var olmadın. Daha dur. Vazgeçmek için erken. Daha çok yolun var." Kendime geliyorum. Türkan Hoca bana varlığında olduğu gibi yokluğunda da ilham veriyor. İnsanların, insanların hayatlarına ilham olmanın nasıl bir şey olduğunu görememelerine üzülüyorum.  Binlerce insanın hayatına dokunmanın nasıl bir şey olduğunu görememelerine üzülüyorum. Görmek önemli çünkü. Her şeyden daha çok belki de. Çünkü gören insanlar güzelleştiriyor hayatı. Ya da bana öyle geliyor bilmiyorum.

Ve sonra fotoğraflara bakarken insanların eğlenmeye geldikleri kalabalıklardan birinde, gecesini sabote ettiğim bir arkadaşıma kendisi hakkında söylediklerim geliyor aklıma: "Tanıdığımda hayal kırıklığı yaratmayan nadir insanlardan..." diye. Gerçekten de öyle. Hani işlerini, yaptıklarını, çalışmalarını takip ettiğiniz; sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ve en önemlisi de tanıdığınızı sandığınız insanlar vardır. Sonra bir yerlerde karşılaşırsınız onlarla. Bambaşka biri çıkar karşınıza. Çok büyük hayal kırıklığıdır o. İyi bilirim. O yüzden de dışardan sevdiğim insanlarla çok biraraya gelme konusunda hep temkinli davraırım. Güzel kalsınlar bende diye. Ama Türkan Hoca; elimde kamera peşinde dolaştığım onca zaman boyunca bir kez bile, ufacık bir hareketiyle bile hatta, o hayal kırıklığına neden olmadı bende. Aksine daha çok hayranlık duygusu uyandırdı. Saygı hep vardı. O saygı arttı arttı üstüne bir de sevgiyi kattı.  Arkadaşım bunları insanlarla paylaşmam gerektiğini söyledi o gece. Haklı. Ama bilmiyor tabii. Düşündüklerini anlatmak konusunda pek becerikli olan bu şahıs; konu duygularına gelince hep tökezliyor, zorlanıyor işte. Beynim bulanıyor, ellerim titriyor, söylemek istediklerim hep eksik kalıyor. Türkan Hoca'yla ilgili olan herşey de o duyguları zorluyor. Hani yazının başında değerlerden bahsetmiştim ya. İşte Türkan Saylan gibi bir değere yapılanlar içimi acıtıyor.  Türkan Saylan bu hayatta benim için, kendi dışında, aynı zamanda insanlığa dair pek çok değeri temsil ediyor. Ve ben sarıp sarmalayıp, sakındığımı sansam da fotoğraflarım gibi bu değerlerin de üstü tozlanmış meğer. Onu farkediyorum. Şimdi bu cuma gecesinde kalabalıklarda kaybolmak yerine evde bir mum yakıp, güzel bir müzikle kaybettiğim değerlerin izini süreceğim zihnimde. Bir sürü soru soracağım. Bir sürü cevap bulacağım. Neler yapabilirime bakacağım. O tek mum karanlıktakiler için çok değerli çünkü bilirim. Belki zihnim biraz daha toparlarsa kendini ve biraz daha hakim olabilirsem duygularıma daha kendim gibi bir Türkan Saylan yazısı yazacağım.

Heval.
Devamını Oku

10 Aralık 2010 Cuma

Yağmur

sevgili günlük. sabaha karşı yağmur sesiyle uyandım. nedense bir daha gözümü kapatmak istemedim. kapatmama gerek de yoktu. sabah zaten karanlık, sesler zaten yankılıydı. uzun uzun dinledim. ben dinledikçe o coştu. ve sana yazacak çok şeyim vardı ama aklım sanki boşalmış gibi tek bir şey geldi aklıma. unuttuğum bir şiir :

-1-
Neye uzansam soyut bir örümcek
Çıkıyor altından, tombulsu, titrek.
Camlarda yağ kandili kasabalar,
Sabahın gecesinden akşama dek.
Olasılık içinde, hiç olmayan
Bu masalı kimler yazar böyle pis,
Bunca yıldızsız ve ödlek!


Durma gel, tanımla beni!
Bu yağmurda taş bile eksik ve az,
Bu yağmurda her bilim ufak tefek.


-2-

Ölmüş etleri yokluyorum yoğun;

Kanlı çengelimi unutmak için.
En yalnız kamışlardan örülmez mi
İnce hasırlar? Neden bu yitmişlik?


Mavimsi akan kanında halkımın
"Su ver!"den daha yüklü dil bilmeyen
Bir güneş bitlenir, ilkel; kimdir o?
Bizi kimler ayırdı, birleşmeden?


Olanları anlamak zorundayız;
Bir düdük ötse ne demek? Ne demek
Doğurmayan topraklar? Ben ne demek?
Ne demek direnme? Kapılar, ölmek?

Yol yol kırbaç yaraları sırtımda,
İğrenç sancısı böğrümde geçmişin.
Bu akıl benim büyüttüğüm akıl,
Erimek ister evrensel doğruda.

Umutla bezenelim, tek yarınlı;
Kalksın düzlerdeki azılı duman!
Neyse, çıksın ortaya da görelim,
Ne demekse yaşam!
         Kolay ve ürkek. 


Oktay Rıfat - 1966
Devamını Oku

28 Kasım 2010 Pazar

Kül ve Duman

İnsanın yaşadığı olayları yazması çok kolay. "O oldu bu oldu" demek sonrasında kendince bir fikir yürütmek. Çok kolay. Asıl zor olan duyguları hakkında yazmak. Çünkü duygular dillendirildi mi bir kere kaçışın yok. Etkisi katlanacak. İkiye. Üçe. Beşe. Katlanacak da katlanacak. Ne kadar dillendirirsen o kadar katlanacak. Daha da çok can acıtacak. Acı da katlanacak. İkiye. Üçe. Beşe. Katlanacak da katlanacak. Ama işte öyle bir nokta var ki o duygular boğazına kadar birikecek. Sığmayacak içine. Zorladıkça zorlayacak ve ilk fırsatta atıp kendini dışarı göstermek isteyecek.

Şimdi beş sene boyunca hergün okula giderken, dönerken; hayran hayran önünden geçtiğim, karşısındaki o sallantılı köprüde durup izlediğim, vapurun onun tarafından geçen tarafını hesapladığım, yüzüne gülümsediğim, aynı yolu kullanan pek çok insan gibi güneş batarken güzelliğine aşık fotoğraflarını çektiğim, içine girip defalarca havasını soluduğum, her fırsatta yeniden o havayı solumak için fırsat yaratıp heyecanladığım Haydarpaşa yanıyor. Yanmasına içim yanıyor. "Ne uğruna yanıyor?" sorusunun cevabına içim yanıyor. Alevler sanki onu değil beni sarıyor. Ben alışkınım alevlere ama... o değil. Sanki eski bir dost elimden kayıp gidiyor. İçim yanıyor. Oysa ki alışkınım ben elimden kayıp gidenlere. Daha dün gece izleri taze biri kayıp gitmedi mi öyle? Bir var. Bir yok. Bir bakmışım ki komple yok. Bir bakmışım ki aslında hiç yok. Daha dün gece içim yanmadı mı öyle?  "Kardeşim gibi" dediğimin küçülmesine, ufalmasına, minicik kalmasına, yok olmasına. Şimdi Haydarpaşa yanıyor. İçim bir ona yanıyor bir de çoktan kül olana. Garip bir metafor gibi geliyor. Alevleri izliyorum öyle. Sanki içimdekilere bakıyorum. Düşünüyorum. Alevlerden geriye ne kalıyor? Kül ve duman? Bir dostum tamamen kül olmuşken diğeri toz duman içinde ağır yaralanıyor. Küller savrulur gider de yaralar acıtır bilirim. Canım acıyor.


Heval.
Devamını Oku

21 Kasım 2010 Pazar

Philippe Halsman

Bilenler bilir ağır bir dergi hastalığım vardır benim. 6 yaşında kendi dergimi çıkartıyordum o kadar hastalıktır. Dergileri alırım, bulurum, arşvlerim, döner döner okurum, her okuduğumda bir dergiyi mutlaka yeni bir şey bulurum. Kaç kere okumuş olursam olayım mutlaka bulurum ve bu duyguyu severim. Neyse... Bugün sabah eski dergilerimden birini karıştırırken dönem dönem fotoğraflarıyla bir şekilde karşıma çıkan bir fotoğrafçıya rastladım. Hemen herkesin en az bir fotoğrafını bildiğine eminim ve aynı şekilde pek çoğunun da ismini bilmediğine. Ben sabah kendisiyle karşılaşmaktan çok heyecanlandım. Sizinle de paylaşayım istedim. Fotoğraflarını ismiyle birlikte hatırlayalım diye.

Fotoğrafçıyla ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Ama 2007/3 sayılı İz dergisinde Ahmet Tulgar'ın kendisiyle ilgili yazdığı yazıdan bir bölümü çok beğendim. Onu fotoğraflarla beraber buraya almak istedim.

"Yıldız, kendisini değil yansıttığını temsil eder. 
Yıldız kendisini değil, kendisinden yansıyanı temsil eder.
Yıldız kendisini değil, kendisine bakıldığında görüleni temsil eder.
Yıldız, kendisiyle temsil ettiği arasındaki mesafe büyüdükçe yıldızlaşır.
Yıldız kendisinden uzaklaştıkça görüntüsü netleşen, parlaklaşandır.
Bir fotoğrafçı eğer yıldızların fotoğrafını çekmekle iştigal ediyorsa, her defasında aynı sorunla karşı karşıya kalır : ışık mı obje mi?
Işığın mı peşine düşmelidir? Objenin mi?
Obje ve ışık, bir yıldız söz konusu olduğunda hem aynı şeydir hem de birbirinden çok farklı iki şey.
Obje kendisinden yansıyan ışığa o kadar benzer ki., benzemiştir ki, her an sadece bir göz kamaşmasını çekme tehlikesiyle karşı karşıyadır fotoğrafçı. 
Ya da bu göz kamaşması o kadar korkutur ki fotoğrafçıyı, bu yüzden, bu yüzdeki gerçeği kaybetmekten o kadar korkar ki fotoğrafçı bu ışıkta, bu kadar ışıkta, ışıktan kaçar ve kaçtıkça yıldızını, yani çekim objesini de kaybeder.
Elinde kalan karanlıktır, bir yıldız değil artık.
Halsman bu iki sorunu iki farklı yöntemi bazen aynı karede bazen de farklı karelerde uygulayarak aşıyor ve yıldızlardan gerçeği, gerçekten yıldız üretiyor.
Yıldız artık sadece ışığını değil fotoğrafçıyı da temsil etmektedir."

1947 - Albert Einstein

1952 - Marilyn Monroe

1948 - "Jack-of all-trades"

1959 - Edward Steichen



1948 - Salvador Dali "Dali Atomicus"


1950 - Marlon Brando

1955 - Audrey Hepburn

1948 -Merce Cunningham




1951 - Dean Martin & Jerry Lewis

1958 - Windsor Dükü ve Düşesi

1962 - Alfred Hitchcock

Devamını Oku

20 Kasım 2010 Cumartesi

Cevap

Ben sordum Elke Schmitter cevapladı. Aradığım cevabı aldım :|

Son zamanlarda yay burcu olduğumu duyan insanlardan enteresan tepkiler alıyorum. Yay kadını olmakla ilgili bu kadar korkulacak şey nedir? Senin bir fikrin var mı? :)
Zor varlıklarız sanırım. Biraz dominant, fazlaca özgürlükçü. Kimi zaman da haddini aşan bir özgüven. Baş ve omuzlar dik, bakışlar keskin... Sence bunlar bir kadında korkulmayacak şeyler mi? Ateş grubu kadınları da erkekleri de biraz böyle... Azıcık da huysuz muyuz ne, böyle dediğim dedik, çaldığım düdük? Eğriye eğri, doğruya doğru...

orjinali burada
Devamını Oku

12 Kasım 2010 Cuma

çok mu şey istiyorum?

hayat hızla değişiyor,
biz de öyle.
bu değişimlere bayılıyorum ben.
"cidden" bayılıyorum.
sabit olmayı,
aynı döngüde durup durmayı sevmiyorum.
devamlı değişeyim istiyorum.
devamlı değişsin istiyorum herşey.
devamlı süprizler olsun.
devamlı öğreneyim istiyorum.
devamlı öğrenebileceğim insanlar olsun istiyorum hayatımda,
kurcalayabileceğim.
onlar da değişsinler istiyorum devamlı.
kendi içlerinde ama.
bende değişmesinler.
ben de onlarda.
devamlı şaşırayım istiyorum.
bir insin bir çıksın istiyorum hayat.
bir insin bir çıksın duygularım istiyorum.
kalbim hep hızla çarpsın istiyorum.
her çekim günü mesela.
uykuya kalanlardan değil,
uyuyamayanlardan olmak istiyorum.
her çekim öncesi ben, uyuyamamam ki!
o değişmesin istiyorum.
her yazdığımda sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşum gibi hissetmek istiyorum.
iyi yazdıklarımı
-buraya koymaya kıyamadıklarımı mesela-
birkaç dosta okutmak istiyorum.
onlar bitirene kadar heyecandan ölmek istiyorum.
eleştirilmek istiyorum.
bozulmak istiyorum.
belki biraz da hırslanmak.
beğenilmek istiyorum.
içlerinde olmayan bir duyguyu uyandırmak istiyorum mesela.
ya da içlerinde olana ortak olmak.
arkadaşla sıcak şarap hayalleri kurmak,
çok mühim mesele gibi "elma mı portakal mı" tercihi üzerine bir saat konuşmak istiyorum.
her randevuda "acaba kaçsam mı?" diye düşünmek istiyorum ciddi ciddi.
korkmak istiyorum.
ardıma bakmadan kaçmayı istemek istiyorum.
kaçmayacağımı bilmek istiyorum.
yüzleşmek istiyorum mesela.
bağırmak istiyorum.
bazen de haykırmak.
sonra oturup sakinlemek.
sonra gülmek kendime.
gülmek ne kadar değiştiğime.
bu değişimlere bayılıyorum ben.
"cidden".
Devamını Oku

2 Kasım 2010 Salı

kaçınca oluyor mu?

bazı şeyler hiç geçmez,
hep orada kalır.
orada kalır ve can yakar.
belki biraz kamufle etmeyi öğrenirsin
ama...
ne kadar derine gömersen göm içinde,
bazen zombi gibi çıkar gömdüğün yerden
dayanır kapına.
işte o zaman şansın yok.
açacaksın kapıyı.
"hoşgeldin" diyeceksin.
buyur edeceksin.
sonra ilk fırsatta
tekrar gömeceksin derine.
kafanı dolurup duracaksın başka şeylerle.
çünkü içinde koca bir boşluk varken
kafanın da boş olması...
... çok tehlikeli.
öğreneceksin.
başlayacaksın koşmaya.
kaçabildiğince kaçacaksın. 
o kadar hızlı koşacaksın ki
nereye gittiğini anlamayacaksın.
aldığın mesafeler başkalarını etkilerken
sen umursamayacaksın.
çünkü sadece sen bileceksin...
...neden kaçtığını.
ama ne kadar hızlı koşarsan koş.
o zombi gene kapına dayanacak
defalarca.
mecbursun.
"hoşgeldin" diyeceksin.
buyur edeceksin.
çünkü ne kadar kaçarsan kaç
kendi içindeki o koca boşluktan kaçamazsın.

ben anlıyorum.
sen de anlayacaksın. 
Devamını Oku

7 Ekim 2010 Perşembe

Boş

...
"Beni rahat bırak!" dedim Güneş'e
"Uyumak istiyorum!..."
"...Zaten bir tek onu becerebiliyorum ! "
Yalandı oysa.
Onu bile beceremiyordum.
...

"Boş"  tan...
Devamını Oku

22 Eylül 2010 Çarşamba

ufak bir not

birinin hayat içinde çok gülmesi, keyifli olması o hayatta çok ve büyük kayıplarının, içinde de koca koca boşlukların olmasından olabilir ki yüksek ihtimalle de öyledir. o yüzden o kişiye "gamsız" ya da "umursamaz" derken biraz daha dikkatli olun. çünkü bu laflar kırıcıdır. hem de çok.
Devamını Oku

8 Eylül 2010 Çarşamba

...

sevgili günlük.
bugün kendimi hiç sanat insanı gibi hissetmiyorum.
tek sebebi milli basketbol takımımızdır.
şampiyona bitene kadar benden umudu kes.
Devamını Oku

6 Temmuz 2010 Salı

Günlük?! Hadi canım!!

Blogu bir sinemacı günlüğü diye açtım ama burası pek günlük gibi olmadı farkındayım. Aslında yazıların çoğu da hazır ama bir fırsat bulup toparlamam lazım. Her ne kadar blog meselesinde iddialı olmasam da herşeyi olduğu gibi bunu da garip bir ciddiye alma durumum var. Yazdığım herşey, her kelime birileri okusun ya da okumasın çok önemli gibi geliyor. Neyse diyeceğim o ki bu aralar işlerim fena halde yoğun. Günler, geceler bana yetmiyor. Yakın zamanda da yetecek gibi görünmüyor ama en azından biraz daha çaba harcamak konusunda kararlıyım.

Son zamanlarda da iş dışında kendime ve arkadaşlarıma zaman ayırdığım tek gün Unirock Festivalinin 2. günü oldu. Onda da mesleki refleks olarak konseri izlemek-dinlemek yerine fotoğraf çekmekle geçirdim. Zaten yorgundum daha da yoruldum ama işin aslı çok da keyifliydi. Fotoğrafların çoğu makinede ama zamanla buralarda yayınlarım sanırım. Bir göz atmak isterseniz linki aşağıda. Şimdilik bu kadar yakın zamanda görüşmek üzere.

http://hevalhazal.deviantart.com/
Devamını Oku

31 Aralık 2009 Perşembe

yeni yıl gelmiş.

yeni yıl gelmiş.
şimdi koşturmanın içinde derin bir nefes alıp eskiye bir bakmak gerek. 
yanında kimler varmış, kimler gitmiş, kimler kalmış 
kimler sevindirmiş, kimler hayal kırıklığına uğratmış
kimler sevmiş, kimler sadece sevilmek istemiş
şöyle bir bakmak gerek 
kendine, hayatına, çevrene, çevrendekilere.
bazılarından özür dilemek,
bazılarına mesafe koymak gerek.
çok sevdiğine bile mesafe koymayı öğrenmek gerek.
bazısını daha çok severken,
bazısını sevmekten vazgeçmek gerek.
vazgeçmelerden korkmamak gerek.
hep kendini anlattığın kişiye 
bu sefer içten bir "nasılsın?" demek gerek.
gerçekte kim olduğunu öğrenmek gerek.
şöyle bir durmak,
hep bir yerlerde bir şeyleri kaçırıyor olma duygusundan kurtulmak gerek.
"sen başkasın" dediğin kişinin neden yanında olmadığını açıklamak gerek.
belli belirsiz ilişkilerden kurtulup, 
netleşmek gerek.
net olmak gerek.
tavır koymaktan çekinmemek gerek. 
daha çok söylemek düşünceleri,
daha yüksek sesle bağırmak gerek.
dürüst olmak, 
ne istediğini bilmek gerek.
yanlış anlamalardan çekinmemek,
olduğun gibi olabilmek gerek.
mutlu olacağın işleri yapmak
huzurla uyumak gerek.
"mecburi" denilen her şeyi ve herkesi çöpe atmak gerek.
"gerçekler" diye peşinde gezen hayaletlere inat 
hayaller kurmak gerek.
o hayallerin bir parçası olmak,
bir başkasının hayaline önayak olmak,
içindeki boşlukları doldurmak,
ruhundaki açlığı doyurmak gerek.
eskilere sarılıp,
eskiyenleri atıp,
yeniye sarmalanmak gerek.
yeni yıl gelmiş.
şimdi hayata biraz revizyon gerek.


Heval.






Devamını Oku

11 Ağustos 2009 Salı

??!

Kötü bir sene benim için. Sadece benim için değil, diğer Marmara Güzel Sanatlar'da Sinema okuyanlar için de. Önce bölüm kurucularımızdan yüzünde daima gülümsemesi ve öğrencileri yüreklendiren konuşmalarıyla bildiğimiz Zafer Doğan hocamızı; şimdi de dersine girmediğim halde, giren arkadaşlarımdan bildiğim, okulun hemen her kısa filminde kapısı çalınan, dünyalar tatlısı Aykut Hocamızı kaybettik. İkisi de kalp krizinden. İkisi de aniden. Bu kadar kısa aralıklarla iki genç hocamız... N'oluyor yahu?!
Devamını Oku

Takip Et