zoofest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zoofest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2010 Pazartesi

Tepki Nedir?

Şöyle bir baktım bilgisayarıma. Sosyal medya denilen şey ne kadar da girmiş hayatımıza. Bloglar, Facebook, Twitter, FriendFeed, Deviantart, Myspace, Digg falan derken sürüsüne bereket bir sürü iletişim aracımız var. İstediğimiz her bilgiye, her insana ulaşabiliyoruz. Hatta yetmiyor tek bir konu hakkında binlerce fikre ulaşabiliyoruz ki benim en sevdiğim tarafı bu işte. Ama gene de sanki bir şeyler eksik. Dedim ya şöyle bir baktım bilgisayarıma. Bu sosyal medya sayfalarında ne çok "arkadaş"ım var ki ben de öyle herkesi kabul etmiyorum güya. Aralarında hayatımın her anında olanlar var, arada bir olanlar var, vakti zamanında olmuş olanlar var, internet üzerinden tanışıp az önce saydıklarımdan birine dahil olanlar var, yüzyüze görüşmediğimiz halde internet üzerinden konuşup sevdiklerimiz var. Ha bir de hiç ses çıkarmadan öylece izleyenler var. Varlıkları yoklukları bir ama varlar. Tamam onları da sevelim oldukları gibi ama mesela bir yazı, ileti, fotoğraf, fikir, soru vs artık her neyse bir şey koyuyorsunuz ortaya. Ses verenler üç-beş kişi. Yolda biri size soru sorduğunda yüzüne bakıp cevap vermeden geçiyor musunuz? Ya da biriyle sohbet ederken iyi veya kötü, mantıklı ya da saçma bir şey olsa da öylece duruyor musunuz onu merak ediyorum cidden. Hani işten güçten fırsat bulamayıp görmeyenlere, göremeyen ya da bakmayanlara değil sözüm ben de onlardan biriyim sonuçta. Lafım bakıp, görüp de öylece geçenlere. İyi, kötü, nötr falan hiç bir şey düşünmüyor musunuz yani? Yoksa düşünüyorsunuz da onu paylaşmıyor musunuz? Yani bu "sosyal" medya nasıl oluyor da bu kadar asosyal oluyor onu merak ediyorum sadece. Merak insanı öldürür mü acaba? :)

Neyse öyle aklıma geldi sadece. Aslında bir hafta kadar önce "Fizik Candır" diye bir yazı yazmıştım ama ondan önce bunu yazasım geldi. Orada da kısaca bahsettiğim bir şey vardı. Newton'ın hareket yasalarında der ki ; "Bir cisim üzerine dengelenmemiş bir dış kuvvet etkimedikçe, cisim hareket durumunu (durağanlık ve sabit hızlı hareket) korur." Yani tepki yoksa gelişim de değişim de yok ki "sosyal" olmayan bir sonuç bu. Bir diğer yasa da "Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır." Bu pek geçerli değil buralarda biliyorum ama fizik kuralları candır onlara uyalım, dengemizi bozmayalım. :)
Devamını Oku

28 Kasım 2010 Pazar

Kül ve Duman

İnsanın yaşadığı olayları yazması çok kolay. "O oldu bu oldu" demek sonrasında kendince bir fikir yürütmek. Çok kolay. Asıl zor olan duyguları hakkında yazmak. Çünkü duygular dillendirildi mi bir kere kaçışın yok. Etkisi katlanacak. İkiye. Üçe. Beşe. Katlanacak da katlanacak. Ne kadar dillendirirsen o kadar katlanacak. Daha da çok can acıtacak. Acı da katlanacak. İkiye. Üçe. Beşe. Katlanacak da katlanacak. Ama işte öyle bir nokta var ki o duygular boğazına kadar birikecek. Sığmayacak içine. Zorladıkça zorlayacak ve ilk fırsatta atıp kendini dışarı göstermek isteyecek.

Şimdi beş sene boyunca hergün okula giderken, dönerken; hayran hayran önünden geçtiğim, karşısındaki o sallantılı köprüde durup izlediğim, vapurun onun tarafından geçen tarafını hesapladığım, yüzüne gülümsediğim, aynı yolu kullanan pek çok insan gibi güneş batarken güzelliğine aşık fotoğraflarını çektiğim, içine girip defalarca havasını soluduğum, her fırsatta yeniden o havayı solumak için fırsat yaratıp heyecanladığım Haydarpaşa yanıyor. Yanmasına içim yanıyor. "Ne uğruna yanıyor?" sorusunun cevabına içim yanıyor. Alevler sanki onu değil beni sarıyor. Ben alışkınım alevlere ama... o değil. Sanki eski bir dost elimden kayıp gidiyor. İçim yanıyor. Oysa ki alışkınım ben elimden kayıp gidenlere. Daha dün gece izleri taze biri kayıp gitmedi mi öyle? Bir var. Bir yok. Bir bakmışım ki komple yok. Bir bakmışım ki aslında hiç yok. Daha dün gece içim yanmadı mı öyle?  "Kardeşim gibi" dediğimin küçülmesine, ufalmasına, minicik kalmasına, yok olmasına. Şimdi Haydarpaşa yanıyor. İçim bir ona yanıyor bir de çoktan kül olana. Garip bir metafor gibi geliyor. Alevleri izliyorum öyle. Sanki içimdekilere bakıyorum. Düşünüyorum. Alevlerden geriye ne kalıyor? Kül ve duman? Bir dostum tamamen kül olmuşken diğeri toz duman içinde ağır yaralanıyor. Küller savrulur gider de yaralar acıtır bilirim. Canım acıyor.


Heval.
Devamını Oku

9 Kasım 2010 Salı

Kirleniyoruz


Taksim'in benim için yeri ayrıdır. Çocukluğumdan beri orayı her telden her renkten insanların, zıtlıkların beraber olabildiği bir yer olarak bildim, gördüm. Bu yüzden de diğer her yerden daha çok severim ama son bir kaç ayda benzer o kadar çok şey yaşandı ki... Gittikçe kirleniyoruz ve yakında hiçbir kir üzerimizden çıkmayacak. 
Aşağıdaki yazı 8 Kasım 2010 günü "tesadüfen" orada oldukları için üzerlerine saldırılan Model grubun elemanlarından Can Temiz tarafından yazılmıştır. Kendilerinden yazıyı yayınlamak için izin almadım ama olabildiğince insanın da okuması gerektiğini düşünüyorum. Daha çok okumak... Daha çok öğrenmek... Daha çok empati kurmak... Ne dayak yiyenlerden ne de dayak atanlardan olmamak için.
Heval.
"öncelikle şunu söylemeliyim: iyiyiz. vücudumuzdaki çeşitli morluklar ve ezikler dışında hiçbir problemimiz yok. ortopedist kuzenimi de aradım rapor verdim tehdit oluşturacak bir durum da yok. dakika dakika rapor alıyor benden zaten. kırık-çıkık, kısaca risk oluşturan hiçbir durum yok. yani telaşlanmanızı istemiyorum.

şimdi olayı anlatmaya geçiyorum:

yaklaşık iki saat önce, davulcumuz aşkın, vokalistimiz fatma ve ben galatasaray'daki stüdyomuzda kayıtlarımızı bitirmiş eve doğru yola çıkmıştık. gayet neşeli ve heyecanlıydık. istiklal'deki mc donald's ın oraya geldiğimizde yaklaşık 50-60 kişilik bir kasımpaşa taraftar grubu "beşiktaş ananı sikmeye geldik!" şeklinde bağırarak caddede yürüyordu.

o noktadan sonra gelişen olaylar nasıl gelişti inanın çok net analiz edemiyorum. ön sıradaki 4-5 kişilik bir grup arkamızda artık bir beşiktaş'lı mı gördü, yoksa benim altımdaki siyah-beyaz eşofmana mı takıldılar bilemiyorum.

bakın arkadaşlar abartmıyorum, en az 50 tane gözü dönmüş adam, size şu an tarif edemeyeceğim bir şiddetle bize vurmaya başladı. inanın ağzımızdan ne tek bir kelime çıktı, ne adamlara bir bakış attık. sadece üzerimize öldürmek için gelen 50 tane adam gördük.

öldürmek için vuruyorlardı arkadaşlar. insan evladı, bırakın insan evladına, önündeki boş kutuya bu hırsla, bu kuvvetle vuramaz.

arkadaşlar, hepsini geçtim. biz iki tane adamız. evet buraya kadar bile "insan" olanın aklı almıyor. yanımda 1.55 boyunda 45 kilo bir kadın var. aklınız, dimanız alıyor mu a dostlar?

ne "abi bizim bir alakamız yok" demeye takatiniz var, ne de bunu duyacak adam. ortada durumu fark edecek ne bir polis var, ne de onların biz ölmeden bizi kurtarmasına yetecek zaman.

ben fatma'nın üstüne kapaklanmış kaçırmaya çalışırken, tam birileri dolu bir bira şişesini aşkın'ın sırtında patlattığı sırada mc donald's dan insanlar bizi içeri çekti, ben fatma'yı yaka paça içeri fırlattım ve kapılar kapandı.

arkadaşlar eğer bizi kurtarmasalardı, size teminat veriyorum ölmüştük. hiç şansımız yoktu. inanın durumun şokuyla abartmıyorum. ben kimsenin kimseye böyle vurduğunu görmedim hayatımda. ben böyle bir şeye tanık olmadım.

şimdi, eminim şu ana kadar bir çoğunuz yapmıştır, ama kendinizi benim yerime koyun.

istiklal caddesi.

istanbul.

2010.

saat 22:30

3 genç

üzerimizde provakatif hiçbir kıyafet yok.

ağızlarımızdan çıkan tek bir kelime yok.

o tarafa bakmıyoruz bile.

beşiktaş'lı bile değiliz anasını satayım!

ben takım tutmuyorum, maç bile izlemem ben!

50 tane gözü dönmüş adam yalnızca saf bir nefretle öldürmek için size vuruyor.

yanınızda canınızdan çok sevdiğiniz 1.55 boyunda 45 kilo bir bayan, sizin kalçanıza, göğsünüze, bacaklarınıza, kafa tasınıza, her yerinize gelen öldürmek amaçlı ve zaten ölümcül darbelerden nasibini almasın diye kapaklanmış sadece "abi bizim alakamız yok!" diye bağırıyorsunuz.

ve sonra tesadüfen bir kaç kişinin sizi açık kapıdan içeri çekmesi sayesinde canınızı kurtarabiliyorsunuz.

benim yerimden düşünün.

şimdi beni bu insanları sevmeye kim ikna edecek?

beni bu "güzel" ülkenin "güzel" insanlarını sevmeye kim ikna edecek?
bu insanlar ezilmesin diye eylem yapmam için beni kim ikna edecek?

sevdiğimin istanbul'unu temiz tutmak için ben motivasyonu nereden bulacağım?

ben bu ülkeye neden emek vereyim?

ben, bu insanların teker teker, istisnasız, sorgusuz sualsiz katledilmesine neden karşı çıkayım?

bırakın bana, "aslında onu oraya getiren şartları tartışmak lazım," ayaklarını.

sen orada değildin. orada ölmek üzere olan bendim, ben. sebepsiz yere. yok yere. ben müzisyenim. ben albüm kaydediyorum. ben üniversite öğrencisiyim. ben 23 yaşındayım. ben hiç suç işlemedim. ben kimseyi kışkırtmadım.

bana bu insanların neyini savunacaksın?

ben neden bu insanları öldürmek istemeyeyim?

bana bunu açıklayın.

ben neden bu insanların benimle eşit olduğunu düşüneyim.

neden yaşama hakları olduğunu savunayım?

işte ilkin böyle düşündüm. aslında hala da biraz böyle düşünmüyor değilim.

her şeyi bırakıp kaçmak istedim sadece.

hiç kimse hiçbir şey için değmez dedim.

hele bu ülke. hele bu insanlar.

bırakın bana "geri bıraktırılmış" ayaklarını, dedim.

onlar bu ülkedeyse ben de bu ülkedeyim.

ben onlardan çok daha fakir büyüdüm.

ben onlardan çok daha fazla ezildim. bunları kuşkusuzlukla söyleyebilecek kadar sert geçti çocukluğum benim.

bu insanlar daha geçen günlerde, şehit anneleri için imza toplayan adamları dövdüler. evet yine kasımpaşa taraftarları.

bugün rastgele 3 genci öldürmek istediler?

biz bir grup genç olarak, çok ciddi çevreci-aktivist bir hareketin teorik altyapısını oluşturmakla meşgulüz şu aralar.

şimdi beni devam etmeye kim ikna edecek?

bu insanlar için çaba sarf etmeye beni kim ikna edecek?

ama işte!

bunları yazarken bile kendime inanmıyorum.

çünkü eminim, yarın bin katı hırsla sarılacağım o projeye. bir istiyorsam bin istiyorum şimdi. sebebini bilmiyorum ama öyle. içimden öyle geliyor işte!

gece gece kafanızı şişirdim.

sadece neyle karşı-karşıya olduğumuzu, neyi değiştirmeye çalıştığımızı en çıplak gerçekliğiyle karşısında nefes alırken görmüş birinin birinci ağızdan düşünceleri bunlar.

şimdi iyi sayılırız. biraz kas gevşetici, ağrı kesici aldık.

vücudumun her tarafı mosmor, ezik ve çürük içinde.

sevgiler.

mor.

can temiz."
Devamını Oku

1 Ekim 2010 Cuma

Bu acının tarifi yok.

Bu acının tarifi yok. Ve maalesef övüne övüne bitiremediğimiz tarihimiz bunun gibi pek çok acıyla dolu. Sağdan, soldan, her yönden, her yönelimden sayısız acı. İdeolojiler hep vardı var, olacak, olmalı da ama insanlığımızın önünde mi? Çocuklarınız için yaptığınız herşeyi harcadığınız paraları vs herşeyi bırakın. Asıl mesele vicdanlı çocuklar yetiştirmekte. Ancak vicdanlı çocuklar hangi ideolojinin kavgasını verirse versin bu ülkeyi aydınlık bir geleceğe taşır. En azından kendi adıma öyle umuyorum.
Heval.
 
Gaziantep’te 27 Aralık 1980’de bir ev aramasında çıkan çatışmada Üsteğmen Şahin Akkaya’yı öldürmekle suçlanan Veysel Güney, yaralı olarak yakalandı. Günlerce işkenceden geçirilen Dev-Yol üyesi Güney, cezaevinde kaldığı sürece kimseyle görüştürülmedi.
Adana 2 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin idam kararını öğrenen aile cezaevi kapısına koştu.

Veysel Güney, 11 Haziran 1981’de, gece saat 02.00 sıralarında cezaevinden çıkan bir aracın içinde idama gidiyordu. Araç, kapıda durdu, içeri annesi, babası, eniştesi ve kardeşi Ayhan Güney alındı. Ailesiyle kısa süre görüşen Veysel Güney, birkaç saat sonra idam edildi. Ailesine sadece Veysel’den geriye kalan sigara paketi, çakmağı ve gömleği verildi. Cenazesi, tüm ısrarlara karşın aileyi teslim edilmedi. Nereye gömüldüğü de açıklanmadı.

Veysel Güney’in ailesi ve arkadaşları 29 yıldır mezar yerini bulmaya çalıştı.

Dönemin İstanbul bağımsız milletvekili Ufuk Uras 20 Şubat 2008’de Güney’in kayıp mezarının bulunması için Meclis’e soru önergesi verdi. 78’liler Vakfı’nın girişimleri sonucunda ulaşılan resmi belgelerdeki mezar yeri açıldı, DNA testi yapıldı. Ancak Veysel Güney’in mezarı olmadığı anlaşıldı. Tüm bu girişimler sırasında ailesine ulaşmayan bir mektup da bulundu. Mektupta şunlar yazılıydı:
Ben hiçbir şahsi çıkarımı gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın kurtuluşu için doğru bildiğim yolda inanarak mücadele ettim. Benim kalbim insan sevgisi ile doludur. Ben kimseyi öldürmedim, suçsuzum. Gösterdikleri gerekçeyi dahi mahkeme sonuçlanmadan karar verildi. Onlara göre suçlu olabilirim. Çünkü onlar ülkeyi yabancılara peşkeş çeken ve onlarla bir avuç işbirlikçi mutlu azınlık işbirliği yapmaktadırlar. Halkıma ise zam, işkence ve ölüm reva görülmektedir. İşte ben buna insan olarak karşı geldiğim için onlara göre suçluyum. Ama boşuna. Çünkü insan kafasındaki düşünceyi yok edemedikten sonra işkence ve idamla bir yere varamayacakları açık. Babacığım. Ben ölüme seve seve gidiyorum, bir namussuzluk ve bir şerefsizlik yapmadım. Onun için hiç üzülmeniz gerekmez. Benim binlerce annem babam olduğu gibi, sizin de binlerce oğlunuz var. Göndermiş olduğunuz mektupları bugün verdikleri için cevabını yazamadım. İmam ve Sultandan da mektup aldım. Ayrıca Sultanın gönderdiği çamaşırları da aldım. Tüm dostlardan memnunum ve saygılarımı sunar, mutlu yarınların halkımın olmasını dilerim. Size bir tek dörtlük şiir yazıyorum:

Mezarımı yol kenarına kazın 
Üzerine devrim şehiti yazın 
Başına yumruklu yıldız kazın 
Gidiyorum ölümsüzlüğe hoşça kalın 
Selamlar. Sizin Veysel.

Ailesi de Veysel’in vasiyeti doğrultusunda Malatya’daki köylerinde yol kenarında bir mezar yeri hazırladı. Kardeşi Ayhan Güney, cenazenin aileye verilmek üzere sıkıyönetim görevlisine teslim edildiği bilgisine ulaştıklarını belirterek Ancak cenaze bize verilmedi. Biz abimin mezarını istiyoruz. Bir mezar yeri olursa canlı olacak gibi bir his geliyor. Dua edeceğimiz, çiçek bırakabileceğimiz, anabileceğimiz bir yeri de biliyor olacağız. Zaten köyde mezar yeri de hazır. Onun vasiyet ettiği gibi yol kenarına mezarını hazırladık ama cenazesini mezarına koyamıyoruz” dedi.
1 Ekim 2010 - Cumhuriyet - http://cumhuriyet.com.tr/?hn=178178"
 
Devamını Oku

18 Ocak 2010 Pazartesi

sıradan bir masal.

bir varmış bir yokmuş.
adamın biri varmış.
zamanında zamanının önemli gazetecilerinden birini "vatan aşkı"na öldürüvermiş.
o olmuş bu olmuş adam -güya- cezasını yatıp çıkmış.
çıktığı gün davullarla zurnalarla karşılanmış.
kalabalık bu "kahraman"ı bağrına basmış.
cezaevi kapısından audiyle alınıp askeri şubeye götürülmüş. 
silah kullanmadaki başarısı askerlik için "yetersiz" görülmüş. 
sheratona yerleştirilmiş.
mutlu son.
Devamını Oku

13 Eylül 2009 Pazar

Duyurulmayan Yarışma! Neden ki?

Son dönemlerde kısa film festival ve yarışmaları oldukça arttı bilindiği üzere. Hemen her alandan kurum ve kuruluş kendi yarışma ve festivallerini yaratmaya başladı. Her ne kadar kaliteleri tartışmaya açık olsa da sayıların artması oldukça iyi. Çünkü bu herşeyden önce kısa film üretimin artması demek. Bu çok önemli. Ancak çok fazla film çekildiğinde ve çok fazla insan kısa filme ilgi duyduğunda kısa filmlerin kalitesi de ona bağlı olarak artar çünkü. Ben de elimden geldiğince, işlerimden arta kalan zamanlarda kendime ayıracağım zamanlardan fedakarlık ederek kısa film yarışma ve festivallerini duyurmaya çalışıyorum ve bunu yaparken ayrım yapmamaya gayret ediyorum. Düzenleyen kurum ya da kişileri şahsi olarak sevmem, desteklemem vs gibi kişisel düşüncelerime göre değerlendirmiyorum. Hemen hepsine yer vermeye çalışıyorum. Ve tabi bu kurumların aralarında kısa film ya da sinemayla bağlantılı olmayanlar da olabiliyor. Dediğim gibi bu anormal bir durum değil. Napıyor bu kurum ya da kuruluşlar. Kendilerinden de bir iki kişiyi de dahil ederek oyunculardan, yönetmenlerden, ilgili bölümlerin akademisyenlerinden bir jüri oluşturuyorlar ve ağır aksak da olsa yarışma/festivallerini yapıyorlar. Ama bugün güncellemek için başvurularını açan festival ve yarışmaları kontrol ederken bu yazıyı yazmama neden olan başvuruyu gördüm. Siirt Barosu bir kısa film yarışması düzenliyor. Biliyorsunuz Ankara Barosu da benzer bir yarışma düzenliyor. Peki Siirt Barosu Kısa Film Yarışması'nın bu yazıyı yazdırmasının sebebi ne? Jürisi. Bakalım jüride kimler varmış:

FEVZİ İĞREK (AVUKAT)
M. MURAD KORKMAZ (MEMUR/TİYATO SANATÇISI)
NÜFEL ERSÖZ (DOKTOR)
BÜŞRA ARSLAN MEÇİN (ŞAİR/YAZAR)
MEHMET YEŞİLEL (CAFE İŞLETMECİSİ)
FİDAN PESEN ÖZDOĞAN (ECZACI)
NURULLAH SEYİDOĞLU (ÖĞRETMEN)
SONGÜL GEYİK (EV HANIMI)
HALİL LEYLAK (YRD. DOÇ/ÖĞRETİM GÖREVLİSİ)
SEYDAN ALTUNÇ (JEOFİZİK MÜHENDİSİ)
FETİYE ALGAN (HEMŞİRE)
SABAHAT ERSÖZ (RESSAM)
M. ŞAKİR ÖZMAZI (GAZETECİ/ARAŞTIRMACI)

Düşündürücü. Dediğim gibi yarışmayı ya da festivali düzenleyen kurumdan yetkili isimlerin jüride olması çok normaldir ama bu...

Bizde kısa filmler hep aşağılanır. Festivallerde kısa filmciler festivale çağrılmazlar bile çünkü "ekstra masraf"tırlar. Şansa gittikleri festivallerin çoğunda da büyük "sinemacı" abileriyle ablalarıyla aynı ortamlarda tutulmazlar. Çünkü kısa filmci dediğin pop stara aşık yeni ergen gibidir onlar için. Yanyana gelirlerse saldırabilirler. Kısa film dediğin hobidir kısa filmci dediğin de milletin sırıtarak baktığı bir grup genç. Türkiye'de kısa film çekenleri çoğu sinema öğrencisi, mezunu ya da çalışanı olduğu düşünülürse bu çok acı. İnsanların kısa filmden ne anladıklarının yanında çekenlerin de eğitimlerine, emeklerine duyulan saygının da maalesef açık bir örneği. O kadar emek verdiğiniz bir filmin kimler tarafından değerlendirildiği çok önemli. Benim bir sinemacı olarak iç mimarlıkla ilgili bir yarışmada yapacağım değerlendirme ne kadar verimli olursa bu jürinin kısa film yarışmasındaki verimliliği de ancak o kadar olur. Ve işin acı tarafı da yönetmeliklerinde "Jüri değerlendirmesinde "Temaya Uygunluk", "Senaryo", "Sürükleyicilik", "Görsellik" ve "Kurgu" kriterlerinde puanlama metodu uygulanacaktır." ifadesinin geçiyor olması. Merak ediyorum bu konulardaki eğitim, bilgi ve deneyimleri nedir? Kaç kısa film izlemiş kaçını hangi sebepten sevmişlerdir. "Sevmek" önemli bir kelime çünkü bu jürinin önlerine gelen filmleri akademik olarak değerlendiremeyeceği kesindir. Demek ki kişisel düşüncelerine göre değerlendirecekler. Oysa ki kısa film değerlendirmesi uzun metrajdan daha zordur.

Baronun iyi niyetli olduğuna şüphem yok. Sinema salonunun olmadığı bir şehirde kısa film yarışması düzenlemek gibi güzel bir adım atmışlar. Hatta imkanı olmayanlar için bir günlüğüne kamera desteği de vereceklermiş. Ama aklımda şu soru var : "İyi niyetli olmak her zaman iyi sonuç doğurur mu?" Maalesef hayır. İyi niyetli olmanın yanında iyi ve doğru yolları da izlemek gerekir. Üstelik ben çok iyi biliyorum ki pek çok oyuncu, akademisyen, yönetmen kendilerine bu tarz jüri üyeliği teklifi gittiğinde seve seve kabul ediyorlar. Çünkü herkes gibi onlar da sektöre katkısı olacak her türlü girişimi destekliyorlar. Yani iyi ya da en azından işlevsel bir jüri oluşturmak hiç zor değil. Ben de kendi adıma üzerine düşeni yapıyorum ve ilk defa bir yarışmanın duyurusunu bilinçli olarak yapmıyorum ve onun yerine bu yazıyı yazıyorum. Bu yazı sizinle beraber baronun emailine de gönderilecek. Çünkü sanırım onların da bazı konularda bilgilendirilmeye ihtiyaçları var. En azından bir sonraki yarışmalarında biraz daha dikkatli ve saygılı olmaları bakımından. Ya da belki bir sonrakine kendilerine bu konuda destek olabilecek sorup öğrenebilecekleri bir "bilen" ya da onların deyimiyle bir "bilirkişi" bulurlar. Çünkü "bilgi" sahibi olmadan "fikir" ve "yargı" sahibi olmak şu anki ülke şartlarında hani alanda olursa olsun ihtiyacımız olan en son şey.
Sevgiler.


Heval Hazal Kurt
Devamını Oku

10 Ağustos 2009 Pazartesi

7 Farkı Bul -1-

Normaldir bizim sektörde. Esinlenmek yani. Bazen bir kitap okursunuz, film izlersiniz, müzik dinlersiniz vs ve aklınıza bir fikir gelir. Bazısı esinlendiğiniz şeyle alakalıdır bazen de değil. Normaldir. Bazen de izlediğiniz, gördüğünüz materyaldeki tekniği kullanmak istersiniz. Yenidir siz de yapmak istersiniz. Eskidir, hatırlarsınız yapmak istersiniz. Kendi projenizdeki anlatımı destekleyeceğine inanırsınız. Normaldir. Ama bir de normal olmayan "esinlenmeler" var ki bunlar tam zoofest'liktir. Sabah keyifle uyanıp da tesadüfen televizyonda zap yaparken gördüğünüzde parazitlik yapmadan edemezsiniz. "7 farkı bul" bölümümüzün ilk konuğu Atiye. Kendisini de klibin yönetmeni Murad Küçük'ü de tebrik ediyoruz. İki klip arasındaki 7 farkı bulup da doğru cevabı veren cin arkadaşlara da eti cin göndermek suretiyle ayrıca tebrik edeceğim.

NOT : Videolardaki bir problemden dolayı blogu tekrar yayınlamak durumunda kaldım. aynı mesajı ikinci kez alan arkadaşlar kusura bakmasınlar.




Atiye - Salla (2009)


Madonna - Sorry (2006)


Devamını Oku

3 Temmuz 2009 Cuma

"Zor İş" bunlar çok zor...

Sinema, televizyon sektöründe çalışmak demek bazı şeylere hazırlıklı olmanız gerek anlamına gelir. Bunlardan biri istediğiniz kadar okulunu okumuş olun fark etmez sektörde çalışmaya başladığınız ilk anda en az bir sene kadar çalışmanızın karşılığında para almayı unutacaksınız. Neden? Çünkü siz ne kadar neyi bildiğinizi iddia etseniz de aslında bir “çırak”sınız. Bu sebeple de sette herkes yönetmene “hoca” der ki bu konuya daha sonra başka bir yazıda tekrar değineceğim. Şimdilik mevzuyu dağıtmayalım. Neydi mevzumuz. Ha evet çıraklık. Yeterince şanslıysanız 6 ay kadar “kısa” bir zamanda da paralı çırak mertebesine ulaşabilirsiniz. Sektördeki ilk işimde bir dizide 3. rejiydim. Aslında ilk iş için iyi bir başlangıç sayılabilir. Tabi işe önce stajyer olarak alındım. Bir hafta sonra prodüksiyon asistanı oldum. Bir hafta sonra da reji oldum. Hatta bir ara 2. reji mi yapsalar beni gibi diyaloglar duydum. Yok artık derken 3’te karar kılındı. Bu hızlı terfilerin nasıl olduğunu sormayın ben bile anlamadım. Bazı işler böyledir yatay ve dikey hareketlenmeler çok görülür, bir mantığa oturtamazsınız. O işin ön hazırlığında ve çekimler esnasında da saçmalıklara dayanabildiğim tek bölümünde çalıştım. İyi ki de öyle yapmışım yoksa maazallah 2.reji, yardımcı yönetmen falan derken 4 hafta sonra yönetmen falan da olabilirdim. Neyse… Ön hazırlık ve ilk bölüm çekimleri süresince birkaç aylık bir süreçti ve çok doğal olarak para kazanmadım ki açıkçası beklemiyordum da. Asıl komik olan para kazanmaya başladığım zamandı. Çünkü ben seti bıraktım. Şirketin başındakiler bir şekilde işe yarayacağımı düşünmüş olmalılar ki bir sinema filminin ön hazırlığına gel diye ofis işine aldılar beni –ki sonradan dank edince gördüm ki o dönemde çoğunlukla sekreterlik yapmışım- Hala herhangi bir kazancım yok ki hala bir beklentim de yok. Ama sonra bir gün bir şey oldu. Dizinin başrol oyuncularından biriyle arkadaşız. Arada dışarı çıkıyoruz bir şeyler içiyoruz, sohbet ediyoruz falan. Şirketin bu para işlerinden sorumlu üst düzeylerinden biri de tesadüfen bir akşam bize katıldı. Sohbet ortamı iyi güzel. Nerden çıktığını hatırlamıyorum benim oyuncu arkadaşım bütçelerden falan konuşurken yaklaşık olarak şöyle bir cümle kurdu: “Ne kadar bütçesiz de olsa işler, insanlara para verilmeli. Mesela Heval.Ben … kadar para alıyorsam o da en azından …. kadar bir para almalı bence. Bu onlara ne değer verdiğini gösterir vs.” Ben o konuşmadan iki gün sonra tam da arkadaşımın dediği kadar miktarda bir parayı ilk haftalığım olarak aldım. Üstelik çekilmekte olan dizinin işindeyken değil henüz fol ve yumurtanın ortada olmadığı sinema filmi için ofiste kendi başıma çalışırken. Enteresan değil mi? Görüldüğü üzere sektördeki hazırlıklı olmanız gereken ikinci konu başlığı torpil. Bu da ayrıntılı olarak işlenecek başka bir yazı konusu. Bunu da geçelim. Bu yazıyı yazmama sebep asıl üçüncü başlığa gelelim: hırsızlık. Sinemacı ya da televizyoncuysanız üstelik de işin üreten tarafındaysanız mutlaka bir yerlerde projeleriniz, emeğiniz çalınmış yada şimdiye kadar çalınmadıysa da çalınacak demektir. Ve bu noktada noter, kendine, ona, buna mail atma falan bir işe yaramaz, unutun.

Yaklaşık bir yıl kadar önce hadi tam zamanını da vereyim 7 ağustos 2008 tarihinde; sektörde de halk arasında da oldukça kaliteli bilinen bir kanaldan program önerilerimiz için randevu istedik. Genelde kanallar öyle hemen randevu vermezler “siz bi mail atın, biz bi bakalım, sonra sizi ararız” falan derler. Enteresan bir şekilde 3 gün sonrasına randevu verdiler. İşin aslı biz bile şok olduk. Ve tabi çok sevindik çünkü çalışmak istediğimiz bir kanaldı. Gerekli belgelerimizi, dosyalarımızı hazırlayıp söylenilen günde güle oynaya kanala gittik. Yarım saat gibi bir görüşme yapıldı. Biraz üstünkörü dosyaya bakıp çeşitli yorumlar yapıldıktan sonra okumadıkları programlar hakkında yanlış yorumlar yapıldığını görüp sözsel müdahaleyle programların “aslında” ne olduklarını anlatmaya çalıştık. Bazılarında başarılı olduk bazılarında konuşmaya pek fırsat verilmediği için olamadık. Eh tabi o koca bir kanalın program müdürüydü bizse kim olduğunu bilmediği “yeni yetme gençler”dik. Olacak o kadar. Yalnız o görüşme esnasında bir programla ilgilenildi baya ve bazı önerilerde bulundu "o haliyle hazırlayın tekrar bir görüşelim" dendi. Garip bir ruh haliyle ayrıldık kanaldan. Biz dosyaları mı tekrar hazırlasak yoksa demo çekip ne yapmak istediğimizi mi göstersek diye düşünürken araya başka işler girdi ve süre uzadı. Bir gün başka bir arkadaşın aracılığıyla başka bir şirketin program aradığını öğrendik ve onlarla da görüştük. Bu şirketin daha önce görüştüğümüz kanalla bağlantılarının olduğunu öğrenince kanalla tekrar biz görüşmeye gidip içimizi sıkacağımıza yeni dosyayı şirkete verelim onlar götürsünler biz de hiç bulaşmayalım bu işlere dedik. Öyle de yaptık. O şirket ne yaptı bilmiyorum muhtemelen onlar da bi sonuca ulaşamadılar ama bu sabah kalktığımda tesadüfen bir program yazısı gördüm. İçeriğine baktım çok tanıdık. Hayır hatta tanıdık değil bizim aylar önce yazdığımız programın aynısı! Kanala baktım, evet doğru tahmin ettiniz aynı kanal. Şimdi yaklaşık bir saattir düşünüyorum. Sinirli miyim? Biraz ama yeterince değil. Neden? Çünkü sanırım ben de bu çalma işini fazlasıyla benimsemişim. Benim için bile normalleşmiş. E bir şeyler yapsam? Ailemdeki hukukçular bile beni haklı çıkaramaz ki bu durumda. Ne yapmalı? Açıkçası yapacak bir şey de bulamadım. Yazmak dışında…
Devamını Oku

Takip Et